PIECES OF A WOMAN İNCELEMESİ

 

KORNÉL MUNDRUCZÓ (2020)

 

IMDb: 7,1

 

SÜRE: 2 Sa 6 Dk

 

TÜR: Dram

 

OYUNCULAR: Vanessa Kirby – Martha, Shia LaBeouf – Sean, Ellen Burstyn – Elizabeth, Benny Safdie – Chris, Sarah Snook – Suzanne, Molly Parker – Eva, Iliza Shlesinger - Anita





 

Pieces of a Woman filmi, geçtiğimiz yılın dikkat çeken filmleri arasında yerini aldı. Venedik film festivalindeki ilk gösteriminden sonra Netflix’in haklarını satın aldığı film, festival boyunca oyunculuk performanslarıyla öne çıkmıştı. Şimdiden rahatlıkla söyleyebilirim ki Pieces of a Woman’ın en güçlü yanı kesinlikle oyunculukları ve bu yönde beklentiyi boşa çıkarmıyor. Özellikle Vanessa Kirby, Venedik’te kazandığı En İyi Kadın Oyuncu ödülünü sonuna kadar hak ediyor. Film evde doğum yapmayı tercih eden çiftin, doğum sırasında bebeklerini kaybetmeleri üzerinde hayatlarının alt üst olmasına odaklanıyor. Yönetmenliğini Altın Palmiye ödülüne aday gösterilen ve 2 farklı ödülü olan Kornél Mundruczó yapıyor. Senaryo kısmında ise 2014 tarihli White God’dan bu yana yönetmenle birlikte çalışan Kata Wéber’i gördüğümüz filmin yapım kısmında ise Martin Scorsese, Aaron L. Gilbert ve Paul Barbeau gibi isimler yer alıyor.


Film, ilk olarak izleyen herkesi koltuğuna çivileyen plan sekansla çekilmiş çarpıcı bir doğum sahnesiyle açılıyor. Filmi her anlamda yukarı taşıyan, kesintisiz akan bu doğum sahnesi aşağı yukarı 30 dakika sürüyor ve mizansen, mekan kullanımı, kamera hareketleri ve oyunculuk birbirleriyle son derece uyum içerisinde tıkır tıkır ilerliyor. Bu plan sekansta kamera, anne, baba ve ebe üçlüsü arasında dönüyor, kamera odak noktasını ve seyircinin dikkatini vermesi gereken yeri iyi yönetiyor. Bu esnada seyirci olarak doğumun heyecanına ortak olmamak mümkün olmuyor. Zaten film boyunca seyircinin, filme en fazla dahil olabildiği sahne burası oluyor.

Kornél Mundruczó’nun 2018 yılında Polonya’da sahnelediği aynı adlı tiyatro oyunundan uyarlanan Pieces of a Woman, plan sekans çekilen 22 dakikalık doğum sahnesinde de bu tiyatro estetiğini yansıtıyor. Karakterlerle birlikte kamera da evin bir odasından ötekine geçerken, bir tiyatro salonunda adeta ön sıradan izlermiş gibi şahit olduğumuz bu gerginliğin her anı izleyiciye de geçiyor. Mundruczó tüm bu süreç boyunca bir kez bile kesme yapmayarak, izleyiciye gözünü kaçırma, o anın içinden çıkma fırsatı tanımıyor. Bu açılardan hem yönetmenin hem de görüntü yönetmeninin bu sahnedeki çalışmalarına saygıyla eğiliyoruz. Ama en çok da Vanessa Kirby’nin ödülü kazanmasını sağlayan bu sahnedeki oyunculuğuna saygıyla eğiliyoruz. Sahneyi zirveye taşıyan isim oluyor kendisi. Kirby’nin bu sahne için çok çalıştığı belli olsa da, doğumhanelere girip doğum yapan kadınları gözlemlediğini de ekleyelim buraya. Bu gözlemlerinin sonucunda da ortaya, oldukça gerçekçi ve duygusal açıdan yoğun ve başarılı bir sahne çıkıyor. Shia LaBeouf’un da heyecanlı, gergin ve o esnada ne yapacağını bilemeyen destekleyici eş ve baba rolü sahneye artı katan bir performans.

Görüntü yönetmeni Benjamin Loeb’in etkileyici bir iş ortaya koyduğu doğum sahnesinin bu kadar ön plana çıkması, filmin geri kalanında hiçbir açıdan bu seviyeye tekrar ulaşılamamasından kaynaklanıyor. Pieces of a Woman, her ne kadar güçlü oyunculukları ve iyi yazılmış sahnelerle dolu senaryosuyla son ana kadar belli bir standardı koruyor olsa da, bu durum en üstte başlayıp gitgide düşen bir grafiği olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Doğum sırasında bebeklerini kaybetmeleriyle yaşanan travmayla birlikte filmde tempo düşüyor. Film bu acı kayıp sonucunda ikilinin ve çevresindekilerin hayatları üzerine odaklanıyor. Martha ve Sean’ın doğum sahnesinde izlediğimiz çiftten bambaşka bir ilişkiye doğru gitmesi, Martha’nın kendini herkesten soyutlaması ve Sean’ın eski alkolik hallerine dönmesiyle oluyor. İlişkinin geçişinin iyi aktarılmadığı ve biraz havada kaldığını düşünmekteyim.

Sean ve Martha’nın bebeklerini kaybetmesinin ardından hikâye iki koldan ilerliyor. Bir yandan Sean ve Martha bu kayıpla farklı şekillerde başa çıkmaya çalışmalarının etkisiyle birbirlerinden gitgide uzaklaşırken, bir yandan da Martha’nın annesi Elizabeth’in olaya dâhil olması işleri daha da karıştırıyor. Normalde bir türlü anlaşamayan Elizabeth ve Sean, hem Martha’nın bebeğin bedenini üniversiteye bağışlamasına engel olmak, hem de bu trajediden sorumlu tuttukları ebeye karşı dava açmak için birlik oluyor. Bu zor dönemde yanında olması gereken Sean’ın, aksine annesiyle birlik olup karşısında durması, Martha’nın içinde olduğu çukuru daha da derinleştiriyor. Altı yıl sonra yeniden alkol ve uyuşturucu madde kullanmaya başlayan Sean ise davaya bakan avukat birlikte olmaya başlıyor. Doğum sahnesinde izleyiciyi bir saniye bile aksiyondan uzaklaştırmayan Pieces of a Woman, bir noktadan sonra hikâyesini bir anda birkaç haftalık atlamalar yaparak, yavaş yavaş dağılan bir evliliğin sadece kırılma anlarına kamerasını çevirerek ilerliyor. Bu kırılma anlarına odaklanma tercihi, özellikle üçüncü perdede büyük kavgalardan ve kriz anlarından ibaret bir film ortaya çıkarıyor.

Doğum esnasında her ne kadar mükemmel bir çift olarak görülseler de bu yas süreciyle beraber durum tam anlamıyla tersine dönüyor. İşte ilk sahnede yaşadığımız ve tattığımız o güzel hissiyatı bir daha yaşayamamamızın sebeplerinden biri de bu çiftin kopmanın eşiğine gelmesi ve bizim bunun neden olduğunu bir türlü anlayamamamız çünkü film bize bunu anlatmayı tercih etmiyor. Bu yüzden de bazı taşlar gediğine oturmuyor ve bu durumdan dolayı da bazı eksiklikler ortaya çıkıyor.Martha, sadece Sean ile değil çevresindeki kimseyle köprüleri kuramıyor. Ne kendince ona destek olmaya çalışan annesiyle ne de kız kardeşiyle. Çevresinin ona fısıldadığının aksine Martha, kendi bildiği yoldan travmadan uzaklaşmaya çalışıyor.

Martha, klasik, alışılagelmiş yas ritüellerinin hepsini reddediyor. İlk günden itibaren kırmızı paltosu ve rujuyla çıkıyor insanların içine. Bebek odasını hemen toplayarak mekânlara ya da eşyalara sığınmayı reddediyor. Ayrıca asla eve kapanmıyor, içmeye, dans etmeye hatta işe gidiyor. Aşırı duygusal ya da fevri, yüksekten davranışlardan kaçınıyor. Oysa Sean, Martha’nın bu yapmadığı şeylerin hepsini yerine getiriyor adeta bir görevmişçesine. Sean ile Martha’nın ölüme yaklaşımları da çok farklı. Martha, bebeği bilim adına araştırma yapılması için üniversiteye bağışlamayı düşünürken Sean bu fikri duymaya bile tahammül edemiyor. Sean, ölen bebek ile ilgili konuşurken adeta o yaşıyormuş gibi bahsediyor. Örneğin morgda olan bebek için, “Onu o soğuk yerden kurtarmalıyım. Orada çok üşüyordur.” gibi ifadeler kullanıyor. Hatta Martha henüz hamileyken doğum olmuş, bebek hep varmış gibi bahsediyor. Fakat Martha her şeye daha mantıklı bir yerden bakıyor. Sürekli dışarıda bulunan Martha, etrafındaki çocukları izliyor. Yaşayanları gözlemleyerek yüzünü hayata dönmek arzusunda çünkü. Öleni geri getirmek ya da onu muhafaza etmekten çok yeni hayatlara odaklanıyor. Elma çekirdeklerinden güç alarak yepyeni bir hayata bu yüzden yelken açıyor. Bir çekirdek tanesinden, hatırasında yer eden bir kokudan, minicik bir filizlenme ihtimalinden sıyrılıp kurtuluyor koca acısından. Martha, sakin ve etrafını dinleyerek, gözlemleyerek, koklayarak ilerliyor yeni hayatına.


Köprü yapımında çalışan Martha’nın kocası Sean, köprüyü bitirdikleri zaman orada henüz doğmamış olan kızının yürümesini hayal ederken, köprü bittikten sonra bebeğin küllerinin annesi tarafından o köprüden savrulması anlamlı sahnelerden biri. Sean ise o sahne anında çoktan çekip gitmişti. Filmin sonlarında mahkeme sırasında verilen arada, Martha’nın karar verme yöntemi etkileyici anlardan birisiydi. Benim için filmin 2. Doruk noktası olan, Martha’nın karar anı ve mahkemedeki konuşmasıydı. Çocuğunun fotoğraflarını çıkarttırmaya gitmesi, canlı olduğu o birkaç dakikalık haline bakması ve ebenin görevini yerine getirdiğine ve suçu olmadığına karar verme yöntemini ben oldukça beğendim. Martha ve Sean’ın yaşanan trajedinin ardından hastanede konuştukları doktorun bu tür ölümlerin yüzde 70’inde bir neden bulunamadığını söylemesi araya kaynayan bir cümleymiş gibi görünse de finaldeki mahkeme sahnesinin fikri alt yapısını kuruyor. Kimse suçlu değildir çünkü, herkes elinden gelen her şeyi yapmıştır, kimse kötü niyetli değildir, bazı şeylerin olmasının önüne geçemeyiz ve neden olduklarını da anlayamayız. Bununla yaşamak zorundayızdır hepsi bu.

Senaryo, başlangıçta yarattığı inanılmaz duyguyu yitiriyor. Özellikle Vanessa Kirby’nin ilk 30 dakikadaki inanılmaz performansıyla yakalamış olduğumuz ivme, film ilerledikçe düşüyor. Ancak buna rağmen başta Venedik’te En İyi Kadın Oyuncu ödülünü alan Vanessa Kirby’nin muhteşem oyunculuğuyla da şaha kalkan karakteri olmak üzere diğer başrol oyuncularının performanslarıyla görülmeye değer bir işe dönüşüyor. Yan roller dahil bu bağlamda herkes üzerine düşeni yapmış. Hatta şöyle söyleyim; senaryoda tüm ana karakterlere zirve yapacakları sahneler verilmiş ve hepsi bu şansı başarıyla kullanmışlar. Yüksek tempolu, ilgi çekici açılış sahnesiyle seyirciyi anında yakalayan filmin devamı için maalesef aynı şeyleri söyleyemeyeceğim. Ağır tempoda ilerleyen filmleri izlemeyi sevmiyorsanız filmin ilk yarım saatinden sonrası size hitap etmeyecektir. Filmi taşıyan en önemli iki şeyin; Açılış sekansının hatırına ve Vanessa Kirby’nin muhteşem oyunculuğunun hatırına ben yine de bu filmi şiddetle öneriyorum.



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

PEAKY BLINDERS 6. SEZON

SİNEMA VE FELSEFE SEMPOZYUMU

HAFTALIK HABERLER -1-

4. DUVARI YIKAN YAPIMLAR

THE DARK KNIGHT İNCELEMESİ

THE MARVELOUS MRS. MAISEL İNCELEMESİ

FLEABAG HAKKINDA BİLMENİZ GEREKEN 11 DETAY

THE LORD OF THE RINGS: THE RETURN OF THE KING İNCELEMESİ

HAFTALIK HABERLER -2-

DISCONNECT İNCELEMESİ