DISCONNECT İNCELEMESİ

 

HENRY ALEX RUBİN,2012

IMDb: 7,5

SÜRE: 1 Sa 55 Dk

TÜR: Dram, Gerilim

 

OYUNCULAR: Jason Bateman - Rich Boyd, Jonah Bobo – Ben Boyd, Andrea Riseborough – Nina Dunham, Max Thieriot – Kyle, Frank Grillo – Mike Dixon, Colin Ford – Jason Dixon, Alexander Skarsgard – Derek Hull, Paula Patton - Cindy Hull


Filmin ismi her ne kadar Türkçeye “Sanal Hayatlar” diye çevrilmiş olsa da Disconnect’in kelime anlamını “iletişimsizlik” olarak söyleyebiliriz. Filmin derdi de ismine uyumlu olarak iletişimsizliği anlatmaya çalışıyor. Disconnet filmi; bilinçsizce kullanılan sosyal ağların ne kadar tehlikeli olabileceği değil, insanların onu ne kadar tehlikeli şekilde kullanabileceğini gösteriyor. Yani klasik bir teknoloji kötülemesi ya da internet eleştirisinden çok; doğru ve yanlış kullanımların sonuçlarını gözler önüne seriyor. 2012 yapımı, Henry Alex Rubin’in eleştirel bir yaklaşımla ele aldığı Disconnect’te, popüler kültürden beslenerek dört farklı hayatı birbirine internet aracılığıyla bağlanmasını, insanların ellerindeki teknoloji imkanlarını, iyi ve kötü nasıl kullandıklarını izliyoruz.


Filmin ilk hikayesi, bebeklerini kaybettikten sonra aralarındaki iletişimin koptuğu Derek ve Cindy çifti. Yaşadıkları acı sonrası kocasıyla bağları kopan, ondan ilgi göremeyen Cindy, internet ortamında, kendiyle benzer durumda olan bir adamla sohbet ediyor. Burada bir aldatma söz konusu değil, sadece kocasıyla konuşamadığı, paylaşamadığı duygularını bir sohbet sitesindeki yabancı bir adamla paylaşıyor. Kredi kartı hacklenen kocası, bilişim suçlarıyla ilgilenen Dedektif Mike’ı tutuyor. Karısının sanal hayatını öğrenen ve hackleyen kişinin Cindy’nin chatleştiği adam olduğunu düşünen Derek, karısıyla birlikte kendi intikamını almak için adamın peşine düşüyor. Bunun sayesinde birbirleriyle vakit geçirmeye başlayan çiftin arasındaki buzlar eriyor. Birbirlerini ne kadar çok sevdiklerini fark eden çifti, bu olay birbirlerine daha çok bağlıyor. Sanal hayatın mağduru olan karakterler, gerçekliğe döndüklerinde daha güçlü olmak adına birbirlerine daha çok ihtiyaç duyuyorlar.

İkinci hikayemize, ilk hikayedeki Derek ve Cindy’le yolları kesişen Mike’la devam edelim. Çocuğu Jason’a bakmak için polisliği bırakan Mike, bilişim suçlarıyla ilgilenen dedektif olarak devam ediyor hayatına. Birbirleriyle iletişim kurmayı beceremeyen bu baba-oğul, zıt yöndeki iki karakter olmuşlar. Mike teknoloji mağduru insanlara yardımcı olmaya çalışırken, kendi oğlu insanları teknoloji yoluyla mağdur ediyor. Babasından beklediği ilgiyi ve anlayışı göremeyen Jason bir arkadaşıyla birlikte, sahte hesap açarak sosyal medya üzerinden, asosyal bir sınıf arkadaşına zorbalık yapıyor. Seçtikleri yolun eğlenceli olacaklarını düşünüyorlar ama işin sonunun nerelere varabileceğini düşünmeden hareket ediyorlar. Ben’le dalga geçmek için açtığı hesap ‘fake’ ama konuşmaları değil. Yani Jason gerçek duygularını, Jessica adı altında Ben’le paylaşıyor. İkisi de, ortak noktaları olan baba figürü eksikliklerinden yakınıyorlar. Buradaki kurban ve zorba arasındaki aile ilişkileri benzerlik taşıyor. İkisi de aileleri tarafından sevilen ama ebeveynlerinin onlarla iletişim kurmakta zorlandıkları bireyler. Jason ve arkadaşı sonunda kendilerinin de istemediği bir felakete yol açıyorlar. Ben’in özel fotoğraflarını okulda yayıp, intihar etmesine sebep oluyorlar. Oğlunun ne yaptığını öğrenen Mike, uzmanlık alanına girdiği dijital verileri yok ediyor. Bu yolla da oğluyla iletişime geçmeyi öğrenebiliyor.



Şimdi gelelim 3. Hikayeye, Ben ve ailesine. Filmin asosyal, içine kapanık, zorbalığa uğrayan karakteri Ben’in sadece babasıyla değil, herkesle iletişim sorunları var. İnsanlarla konuşabilen iletişime geçebilen birisi değil, kendini müziğe vermiş, müzik yoluyla duygularını yansıtabiliyor. Babası Rich işkolik bir adam, Ben’in yaptığı müziği ciddiye almıyor oysa Ben müziğe tutkuyla bağlıyken babası tarafından takdir görmemek onu daha çok etkiliyor. Bir gün sosyal medyada Jessica adlı bir kızdan müziğinin beğenildiği mesajını alınca, bu çok hoşuna gidiyor, babasından beklediği beğenilme duygusunu ondan görünce, ona hemen bağlanıp güveniyor. Yalnızlığın, beğenilme isteğinin, takdir görme isteğinin ya da herhangi hayatınızda istediğiniz bir eksikliğin, internet üzerinden giderilmeye çalışılması, kötü sonuçlar doğurabiliyor. Sahte profiller, sahte mesajlar ve sonunda bir bela mutlaka geliyor. Ben, Jessica’ya attığı çıplak fotoğrafının okulunda yayılmasına katlanamıyor ve kendini asıyor. Ben’in yoğun bakımda kaldığı süre boyunca, Rich’in oğlunu anlamaya çalışmasını, neden böyle bir şey yaptığını çözmesini izliyoruz. Rich bunu sosyal medya yoluyla, teknoloji yardımıyla araştırıyor ve aradığına ulaşabiliyor. Rich’in de gerçekleri öğrenip Mike ve Jason’ın evlerini basmasıyla bu iki hikayenin yolları da burada birleşiyor. Günün sonunda Ben her ne kadar hala yoğun bakımda olsa da, babasının onu anladığını, bundan sonra aralarındaki iletişimsizlik sorununun kalkacağını fark edebiliyoruz. Sosyal medya burada hem sorunu yaratıyor hem de sorunların çözüme kavuşması için bir araç olarak kullanılıyor. Yönetmenin de tam olarak parmak basmak istediği nokta olan teknolojinin, kullanan kişinin amacına göre kötü veya iyi olabileceğini basit ama etkili bir örnekle görüyoruz.


Ve son olarak Rich’in müvekkili olan Nina ve Kyle hikayesi, internet dünyasının biraz daha karanlık tarafında geçiyor. Kendini kariyerine adamış hırslı bir muhabir olan Nina, işinde kendini yükseltebileceği sansasyonel bir haber peşinde koşuyor. Sanal bir chat odasında, reşit olmayan erkek bir striptizcinin, Kyle’in hikayesini haber yapmak istiyor. Nina istediğine ulaşıyor, iş yerinden takdir topluyor ama beklemediği bir sorunla da karşı karşıya kalıyor. FBI, çocukları çalıştıran çeteyi yakalamak için Nina’yı iş birliğine zorluyorlar. Bu süreçte Kyle ile muhabir-muhbir ilişkisinden fazlasını kuran Nina, onu zor durumda bırakmak istemiyor. İşini kaybetmeme ve Kyle’ı o bataklıktan kurtarma, ona yeni bir gelecek verebilme git gelleriyle uğraşırken, Kyle’ın güvenini kaybediyor. Bu hikaye filmdeki en derinlikli, en güzel başlayıp ilerleyen hikaye olmasına rağmen sonu çok aceleye getiriliyor ve bekleneni veremiyor.

Oyunculuklardan devam edecek olursam genç oyuncuların, ebeveyn rollerindeki oyunculara göre daha başarılı olduklarını söyleyebilirim. Filmde ebeveynlerle empati kurmak yerine Ben ve Jason’la empati kurabiliyorsunuz. Jason ve arkadaşı, zorbalık yapan, kötü karakterler olsalar bile, Jason’ın davranışlarının sebebinin baba sorunlarından kaynaklandığını bildiğimiz için ondan nefret edemiyoruz. Colin Ford’un babasıyla sahnelerindeki soğukluğu, gerilimi hissediyoruz, özellikle kavga sahnesindeki oyunculuğu filmdeki en etkili anlardan birisi. Frank Grillo, sert, otoriter, disiplinli baba rolünü olabildiğince başarmış diye düşünüyorum. Her eve gelişinde Jason’a bir şey yapacak, dövecek diye beni endişelendirdiği sahneleri oldu. Jonah Bobo’nun başı önüne eğik, neredeyse hiç konuşmayan, evdeki asi ergen tavırlarını, asosyal çocuk rolünü başarılı buluyorum. Onun duygularını hissedebiliyorsunuz, böyle içine kapanık çocuklar günlük hayatımızda, çevremizde de mutlaka bulunduğu için, karakter size hiç yabancı gelmiyor. Jason Bateman ise komedi filmlerine aşina olduğumuz bir oyuncu. Jason olduğunu anlayıp evlerini bastığı sahnede ve sonrasında ailesiyle duygusal anlar yaşadığı sahneleri göz önünde bulundurarak beni çok etkilemediğini söyleyebilirim. Burada senaryonun da eksikliklerin kaynaklı bir sorun olsa da filmin doruk noktasında, en etkili olması gerektiği sahnelerde duygusunu geçirebilen bir oyuncu olmadığını düşünüyorum. Alexander Skarsgard benim sevdiğim ve başarılı bulduğum bir oyuncu olmasına rağmen filmde zayıf kalan bir karakter olmuş. Senaryoda bu karaktere bir derinlik eklemedikleri, alt yapısının sağlam olmadığı çok belli. Bu yüzden Alexander’ın da oyunculuğu havada kalmış tıpkı karısı rolündeki Paula Patton gibi. Bu çift filmde, en zayıf hikaye ve en zayıf oyunculuklar olarak kalmış. Andrea Riseborough ve Max Thieriot’un en derinlikli hikaye olduğunu zaten söylemiştim. Max’in ve Andrea’nın oyunculuklarını beğendiğimi söyleyebilirim motivasyonları güzel işlenmiş keşke sonu da aceleye getirilmeseydi ve havada kalmasaydı.

Başta da söylediğim gibi filmin eleştirel yönü teknolojiye değil insana yönelik. Film, teknolojinin hakim olduğu yeni çağ insanlarına yapılan bir eleştiri. Evet önemli olan internetin bize sunduğu imkanlar ama bunu kötüye ya da iyiye kullanmak insanların elinde. Asıl tehlikenin internet değil, insanların olduğunu, internetin sadece bir araç olduğunu ortaya koyuyor. Zaten sorun açtığı gibi, sorunları çözmek için yine başvurulan yardımcı bir araç olduğunu daha önce de söylemiştim.

Filmin kapanış sahnesinde çalan müziğin “Farklı kimliklere bürünsen de tanıyorum seni” sözleri, insanların ilgisizlik ve iletişimsizlikten ya da daha önce bahsettiğim hayatında hissettiği eksiklikler yüzünden internet ortamında farklı kimliklere bürünmesinden bahsediyor. Yaşamak istedikleri hayatı internet ortamında arıyorlar hatta bazıları o ortamı yaratıyor. Her hikayenin ana konusu tabi ki sanal ortam. Filmde siber zorbalığın dedikodu yayma, özel hayatı suiistimal etme, dolandırılma ve hatta bir insanın ölümüne sebep olma gibi çeşitlerini görüyoruz. İnternet ortamının, zorbalığı kolaylaştırdığını gördüğümüz gibi, iletişimi de kolaylaştırdığını görüyoruz. Ben’in sanal ortamda Jessica’yla kolayca iletişim kurabilmesi gibi ya da Cindy’nin kocasıyla paylaşamadığı duygularını chatten tanımadığı, görmediği bir adamla paylaşması gibi. Filmi izleyen anne-babalar için, kendilerini sorgulamaya itebileceği bir ebeveyn eleştirisi de mevcut filmde. Ebeveynlerin çocuklara davranış tarzlarının önemini görebiliyoruz. Aynı evde yaşayan ama birbirinden kopuk hayatlara sahip insanların bir araya geliş öyküsünü görüyoruz Disconnect’te. Film sonunda herkes hatalarından ders çıkarıp, ailesinin değerini anlıyor. Sonundaki tek sorun karakterlerin gidişatı iyiyken, merakla nereye bağlanacak diye izlerken her şeyin bir anda kolayca sona ulaşması, seyirciye katarsis duygusunu yaşatamıyor, seyirciyi hayal kırıklığına uğratıyor. Ben filmde en önemli kısmın sonuç kısmı olduğunu düşünürüm. Tabi ki giriş ve gelişme kısımları da filmin işleyişi açısından önemli ama bir film iyi giderken sonuç kısmında hayal kırıklığına uğratıyorsa seyircinin aklında kalan burası olur ve filmin iyi başlamasının bir önemi kalmaz. Ya da tam tersi diyelim; kötü başlayıp kötü ilerleyen bir film öyle vurucu, akılda kalıcı bir son yapıyor ki, seyirci katarsis duygusunu sonuna kadar yaşayabiliyor ve filmden etkilenmiş bir şekilde ayrılıyor.


Başarılı bir kurgucunun elinden çıktığı belli olan filmde dört aile arası geçişler gayet iyiydi. Bunlar birbirine inandırıcı, zorlama olmayan bir hikaye zinciriyle bağlanınca, kurguya hayran kalıyorsunuz. Filmin doruk noktasında, tüm hikayelerin çözüme ulaştığı noktada, senaryo aceleye gelse de kurgu aceleye gelmemiş belli ki. Filmdeki sorunlar, senaryoda kolaya kaçmaktan kaynaklanmış. Karakter derinliklerinin yeterli olmaması ve yeterince vurucu bir son olmaması gibi. “Bu sorunları görmezden gelebilirim, iyi ilerleyen bir film izleyim, sonu benim için o kadar da önemli değil” derseniz bu filmi gönül rahatlığıyla önerebilirim.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

PEAKY BLINDERS 6. SEZON

SİNEMA VE FELSEFE SEMPOZYUMU

HAFTALIK HABERLER -1-

4. DUVARI YIKAN YAPIMLAR

THE DARK KNIGHT İNCELEMESİ

THE MARVELOUS MRS. MAISEL İNCELEMESİ

FLEABAG HAKKINDA BİLMENİZ GEREKEN 11 DETAY

THE LORD OF THE RINGS: THE RETURN OF THE KING İNCELEMESİ

HAFTALIK HABERLER -2-