GONE GIRL İNCELEMESİ
DAVID FINCHER (2014)
IMDb: 8,1
SÜRE: 2 Sa 29 Dk
TÜR: Gerilim, Gizem, Dram,
OYUNCULAR: Rosamund Pike - Amy Dunne, Ben
Affleck - Nick Dunne, Neil Patrick Harris - Desi Collings, Carrie Coon - Margo
Dunne, Kim Dickens - Detective Rhonda Boney,
Film, 2012’nin en çok satan kitaplarından olan “Kayıp Kız”
romanından uyarlama. Kitabın yazarı Gillian Flynn, aynı zamanda filmin
senaryosunu da uyarladı. Benzer şekilde, Flynn’ın kitabında medya sömürüsü en
büyük odak noktalarından biri. Fincher da bunu temel alarak filmde medya
kültürünü hicvetmekten büyük keyif alıyor.
Dışarıdan mükemmel çift gibi görünen Nick ve Amy adlı bir çiftin beşinci evlilik yıldönümlerini kutlayacakları sırada Amy’nin aniden ortadan kaybolmasıyla başlamaktadır. Amy’nin gizemli bir şekilde ortadan kaybolması bir cinayet soruşturması olarak medyanın odağı haline geliyor. Bu soruşturmaya yakın çevreleri, aileleri, komşularının yanı sıra, medyanın da katkısıyla tüm Amerikan halkı dahil oluyor. Bu evlilik bir anda toplumun meselesi, fikrini belirtip hak iddia edebileceği bir durum haline dönüşüyor. Aslında burada Fincher’ın anlatmak istediği tam da bu. Gone Girl, evliliğin zaten en başından itibaren toplumun, medyanın ve çevremizin beklentileriyle şekillenen bir kurum olduğunu gözler önüne seriyor. Fincher, filmin başrolüne Amy ya da Nick’ten çok ikilinin evliliklerini koymayı tercih ediyor. Nick ve Amy’nin süreç içerisinde evliliğe giden ilişkilerini de zaman zaman seyirciye anlatan sahnelere yer verilmiştir. Amy’nin kaybolmasından sorumlu tutulan Nick, kendisini bu durumdan kurtarmaya ve karısına ne olduğunu bulmaya çalışmaktadır. Nick’in karısı kaybolduğundaki her davranışı analiz ediliyor, tartışılıyor ve onun aleyhine delil olarak kullanılıyor. Amy’de de durum farklı değil. Filmde ilk dakikalarda Amy’nin küçüklüğü ve aile ilişkileri ile ilgili geçişler yaşanmaktadır. Bu da bizlere Amy’nin sağlıksız bir anne-baba ilişkisine sahip olduğunu ve ebeveyn tutumlarının küçük yaştan itibaren onu etkilediğini göstermektedir. Ailesinin ondan ilhamla yarattığı, her şeyi mükemmel yapan Amazing Amy karakterinin gölgesinde yaşıyor. Ne kadar ideal kadın olmak için çabalasa da, Amazing Amy ondan hep bir adım önde. Yani hem Amy, hem de Nick’in toplumsal rolleriyle sorun yaşadığını görüyoruz. Karakterlerin altında ezildiği baskıyı daha da güçlendiren, onların olmaları gereken kişiyi sembolize eden bir ikinci versiyonları var. Karakterleri deliliğe iten de bu ikinci karakter oluyor genelde.
Nick, canlandırdığı rolle, kolaylar geliştikçe ve sırlar
ortaya çıkmaya başladıkça, seyirciyi empati ve kuşku arasında kararsız kalmaya
zorluyor. Yönetmen Fincher da bu kararsızlığı körüklemek amacıyla, suçlu
görünümündeki kocanın kayıp karısına gülümsediği benzer görüntüleri yan yana
getiriyor ve izleyicinin beklentisini artırmak için belirsizlik içeren
sahneleri kullanıyor. Artık Nick’in
karısını öldürdüğünden emin olduğumuz anda film bizi ters köşeye yatırıyor ve
karşımızda kanlı canlı bir Amy buluyoruz. Onu aldatan kocasından intikam almak
için, uzun uğraşlarla bir cinayet kumpası hazırladığını ve önce kocasını hapse
göndereceğini, sonra da kendini öldüreceğini öğreniyoruz.
Durumlar planlandığı gibi işlemiyor tabii ve bu çift tüm
karanlık yönleri, tüm saçmalıklarıyla bir arada kalmaya karar veriyorlar.
Hikayelerindeki tüm boşluklar, Amy’nin hamile olduğu haberiyle önemsizleşiyor.
Soruşturma o an kapanıyor ve mutlu çifti herkes desteklemeye başlıyor. Amy’nin
deliliği de bu düzene bir isyan gibi görülse de, sonra uysal bir şekilde evine
dönmesi tüm bu düzenin saçmalığını bir kez daha yüzümüze çarpıyor. Filmin
sonunda iki karakterin de tüm yaşadıkları olaylardan sonra, ilk kez
birbirlerine tamamen dürüst olduklarını görüyoruz. Karşımızda ideal bir ilişki
olduğunu söylemiyoruz tabii, ama ilk kez kendileri olarak birlikteler. Tüm
karanlık taraflarıyla, tüm hatalarıyla karşı karşıyalar.
Gone Girl’ü baştan sona nefesimizi tutarak izliyoruz,
görüntü yönetimi ve izleyicilere aktarılan karanlık atmosfer oldukça başarılı
ama filmin bana göre bir kusuruna da değinmeden geçmek istemiyorum. Filmin
kadına bakışının problemli olduğu bir gerçek. Kitabın okuyucuya verdiği final,
filmin izleyiciye verdiği finalden farklı ve bu “büyük” fark, filmde erkek
karakterin büyük bir fedakârlıkla aslında pek de hak etmediği bir kahramanlık
seviyesine ulaşmasına neden oluyor. Filmin ve kitabın kadın karaktere bakışı
ise Amy’nin adeta hata yapan her erkeği iğdiş eden bir erkek kâbusuna
dönüşmesine neden oluyor. Diğer yandan hem kitapta hem de Gone Girl filminde
kana susamış medyanın tüm temsilcilerinin, acımasız kadın karakterler
tarafından temsil edilmesi gözden kaçmıyor.
Oyunculluklara gelince; Rosamund Pike’ın bu filmdeki muhteşem
oyunculuğu akıllara kazınır türde. Geçtiğimiz yıl I Care a Lot filminde de benzer
özellikle sahip bir karakteri canlandırmasıyla, Gone Girl’deki verdiği vibedan,
kurtulamadığını söyleyebiliriz sanırım. Tabii ki bunu kötü bir şey olarak
söylemiyorum, Gone Girl’deki performansı olağanüstü olmasına rağmen kendini
tekrarlamasına da gerek var mıydı? Sanmam, özellikle de I Care a Lot filmi için
iyi yorumlarım olmadığı için. Her neyse
Gone Girl’deki performansına dönersek; sanki kendisi için yazılmış bir rolde
oynuyormuş gibi role mükemmel uymuş.
Ama maalesef, birçok kişinin aksine Ben Affleck için aynı
şeyleri söyleyemeyeceğim. Ben bu adamın oyunculuğunu bir türlü sevemiyorum,
hiçbir filminde duyguları aktarabildiğini, karaktere girebildiğini
düşünmüyorum. Bu filmde de soğuk ve sıcak arasında gidip gelen performansı
karakterin motivasyonlarını anlamamızı engelliyor ve hikayenin gizemini ayakta
tutsa da, bana oyunculuğunu geçiremediğini söyleyebilirim.
Alışık olduğumuz gerilim filmlerindeki gibi bir iyi-kötü
ayrımındansa tüm karakterlerin hem suçlu, hem de kurban oldukları bir anlatı
bu. Filmin tam yarısında bir ters köşe bizi tepetaklak etse de asıl heyecanlı
kısımlar yönetmenin filme gizlediği, ilmek ilmek ördüğü detaylarda. Bu
soruşturmada seyirci olarak bizim de tarafımız öğrendiğimiz her yeni bilgiyle,
mütemadiyen değişiyor. Bu yüzden de çoğu Fincher filmi gibi Gone Girl de tekrar
tekrar izlenmeye açık, her izlemede daha da ilginçleşen bir film haline
geliyor.
Gone Girl‘ün ilk yarısında karakterlere karşı
hissettiklerimiz ve kafamızdaki şüpheler, ikinci yarıda apayrı bir hal alıyor.
Gone Girl, her ne kadar iki buçuk saat gibi uzun bir süreye sahip olsa da
seyirciyi sürekli suçluyu bulmaya, gizemleri çözüp kimin haklı kimin haksız
olduğuna karar vermeye çalıştırdığı için sıkılmadan ve filmden kopmadan
izlenebiliyor. Gone Girl için tam bitti derken olaylar değişiyor. bitmiyor
başka bir şey oluyor ve sizi yeniden şaşırtıp yine sorgulamaların içine atıyor.
Tüm şüpheleri üzerine çeken davalarda medyanın etkili
rolünden, evli çiftlerin aslında birbirleri hakkında ne kadar az şey
bildiklerine dair, kendine has bir gizemle anlatı yapısı oluşturuyor Fincher. Gone
Girl, hikayeye yetersiz bir karesi bile bulunmayan, konunun binbir türlü
sürprizlerini usta bir titizlikle harmanlayan muazzam bir gerilim. Tabii ki
Kayıp Kız sadece düz bir gerilim vaad etmiyor. Nedenlerini, nasıllarını sorgulamadan
reyting ve popülarite uğruna insanların hayatlarını harcayan bir medya
düzeninin hikâyesi mevcut. Filmin modern medyaya yönelttiği sert eleştiriler ve
medyanın nasıl çabucak bir insanı melek veya şeytan durumuna koyabildiği, gözlerden
kaçmıyor. Yine de bu tematik dokundurmalara rağmen filmin sürprizlerle dolu konusu
her zaman ön plana geçiyor.











Gerçekten harika bir filmdi rosamund pike büyüledi ayrıca rosamund pike canlandırdığı karakterde adeta bir Napolyon karakteri barındırıyordu.
YanıtlaSil